logo

Mulaane ve Mübahele Nedir

Son günlerde hizmet hareketi ve siyasi hareket arasında geçen ”beddua” olarak kabul gören karşılıklı şartlı lanetleşme yeminleşme konusunu sizler için araştırdık. Kaynaklarda ‘Mülâane’ olarak geçen ve kilitlenmiş konularda çözüm olarak önerilen bu formül, karşılıklı lanetleşerek meseleyi açıklığa kavuşturma yöntemidir. Dini bir konuda başvurulacak ilk kaynak Kuran-ı Kerim ikinci kaynak Sünnet-i Seniyyedir. Şimdi bu kaynaklarda geçen mulaane nedir  konusuna bir bakalım.

mulaane2Hicretin 9. senesinde Necran Hıristiyanlarından 70 kişilik bir grup, liderleri önderliğinde Medine’ye gelirler ve Peygamber Efendimiz ile görüşürler. Burada Hz. İsa ile ilgili konuarda tartışma yaşanır. Tartışma uzayınca, Allah’ü Teala, Al-i İmran Süresi’nin 61. Ayeti’ni ”mulaane mubahale ayetleri” indirir.

Ayet-i Kerime mealen şöyledir;

‘Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ki: ‘Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.’

İlahi vahiyle  gelen bu çözüm formülünü konuklarıyla paylaşan Resul-u Ekrem hangi taraf yalancı ise bütün aile bireyleriyle birlikte Allah’ın onlara lânet etmesini bütün kalbiyle istemeyi teklif eder. Allah ın hakem olarak haklıyı tespit edip haksız olanı yalan ve yanlışta ısrar edenleri göndereceği belalarla cezalandırmasına razı olmak ve bunu istemek inançlı olan Necran hiristiyanlarını endişelendirir. Kendi tezlerinin doğruluğu konusunda emin olmadıklarından düşünmek için süre isterler. Belirlenen vakitte bu teklifin kendileri için tehlikeli olduğunu ve kabul etmediklerini bildirmek için Hz. Peygamber’in yanına vardıklarında, Resulullah’ı (sas) Hz. Hüseyin’i kucağına almış, Hz. Hasan’ın elinden tutmuş, Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’yi arkasına almış olarak bekliyor bulurlar. Peygamberimiz ailesine ‘Ben dua edince siz de Amîn dersiniz’ diyor. Yani edilen yeminin ortaya çıkaracağı sonuca, birinci derece aile yakınları da dahil ediliyor, karşı tarafa da aynı şey teklif ediliyor.

Sonuçta Necran heyeti bu lanetleşmeyi kendileri için tehlikeli bulduğu için Hz. Peygamber’in yaptığı teklifi kabul etmez. Peygamberimizin haklı olduğunu kabul edip Cizye vergisi vererek İslâm hâkimiyeti altında yaşamayı kabullediklerini belirtirler. Peygamberimiz de bir emânnâme yazarak onları yolcu eder.

Yine Kur’an-ı Kerim’de geçen bir başka mulaane ayetleri;

Koca karı arasındaki ilişki için kullanılmaktadır. Kocanın kendisinden başka şâhit olmadığı bir zina olayında da hukuken mulâane (lanetleşme) uygulanmaktadır. Nur Suresi 7,8,9. ayetlerde bu durum açıkça anlatılır. “Kendi eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayanlar, onların da her birinin şahitliği, Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söylediğine şahitlik etmektir. Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın lânetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir. Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söylediğine şahitlik etmesi kendisinden cezayı kaldırır.  Beşinci (yemini) ise, eğer o (kocası) doğru söylüyorsa, Allah’ın gazabının muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir.” (24/Nur, 6-9.)

Hz. Peygamber (sas) “iffetli kadına zina suçu atmanın yedi büyük günahtan biri olduğunu” söylemiştir (Buhari, Vesaya, 23). Karısının zina ettiğine ilişkin dört şahit getirmeyen yani delillendiremeyen kocaya şu yaptırımlar uygulanır: a) 80 sopa vurulur. b) Şahitliği iptal edilir. c) Fasık olarak anılır ki, bu sabıkalı olarak kayda geçmesinin ifadesidir.

Bu şunu gösterir: Erkeğin karısını zina ile suçlaması kadının herhangi bir yaptırıma maruz kalmasının yeterli sebebi değildir. Suçlama ile yerleşik töre ve âdetlerde gözlendiği üzere kadın öldürülmez. Bu şekilde evlilik birliğinin sona ermesi, aslında aralarında şüphe girmiş çiftlerin artık beraber olamayacakları ve daha büyük yıkımların önüne geçilmesi için başvurulan son çaredir.

Tefsirciler zina iftirasının (kazf) iki şekilde olabileceğini söyler: Biri açıkça suçlama veya şikâyet yoluyla suç isnat etme; diğeri dolaylı söz ve kapalı ifadeler kullanma yolu. Mesela iffetli bir kadına “fahişe, orospu, kendini satmış, kahpe vb.” sözlerle hitap etmek gibi. Bu hitaplar veya suçlamalar, o kadına zina suçu isnat etmenin başka yoludur. Suçlayan, gösterilen yollarla davasını ispatlamadığı sürece kazf cezasına çarptırılır. Bunun yanında zan ve şüphe üzerine iffetli kadın ve kızlara iftiralar atmak, onlarla ilgili aslı astarı olmayan şayialar yaymak da aynı şekilde suçtur.

Alemlerin Rabbi biz insanlara şu kriteri getiriyor: Eğer iddiamızdan kesin eminsek ve delilimiz de yoksa o zaman yapacağımız tek şey karşılıklı yeminleşmek ve Allah’ın lanetini haksız olana istemektir.

Eğer inanıyorsak hem dinen hem de hukuken bizim kriterlerimiz Kuran ve Sünnet olmalı. Nefsimize ağırda gelse kişisel ve grupsal tarafgirliği bırakıp Hakk ın ve haklının tarafına geçmeliyiz…

“LANETİN SAĞANAK SAĞANAK YAĞDIĞINI GÖRDÜM”

-“İbn-i Hacer bu mesele ile ilgili şöyle demiştir: ‘Ben böylesi hadiselere şahit oldum. Bir sene geçmeden haksız tarafın üzerine Cenab-ı Hakkın lanetinin sağanak sağanak yağdığını gördüm.’ demiştir.”

Buradaki ahitleşme her iki taraf içinde geçerlidir. İki tarafın da bunu kabul etmesi gerekir. Buradaki karşılıklı beddua meseleyi Cenab-ı Hakka havale etme girişimidir. Allah bunun neticesinde konuyu ahirete de bırakmaksızın o kişilerin hayatları süresince haksız tarafın başına musibetler gelmesi ile haklıyı haksızı ortaya çıkaracaktır.

“İlginç bilgilerle” dolu diğer bir yazımızda buluşmak dileğiyle…

Şu ana kadar bir yorum yapıldı.

  1. eren dedi ki:

    İnsanların çogu bu gibi bilgilerden habersiz. Lanetleşme, beddua konusunda çok aydınlatcı bir yazı olmuş. Din sadece namaz, oruç, zekat, hacdan ibaret değil. Toplum olarak bu tür bilgilere de ihtiyacımız var.